|
Usta bir ressamın yanında yıllarca eğitim alan ressam adayı eğitimini tamamlamış, ayrılma zamanı gelip çatmıştır. Büyük ustanın huzuruna çıkan öğrencisinden son bir isteği vardır;
“Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koy. Resmin yanına da bir kırmızı kalem bırak.!" demiş. "İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden yazı iliştirmeyi de unutma!" diye ilave etmiş.
Öğrenci, kendisinden istenileni yapmış. Birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görünce üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, öğrencisine üzülmeden resmini yeniden yapmasını tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yeni resmi şehrin en kalabalık meydanına tekrar bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını, yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını söylemiş.
Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam şöyle demiş,
"İlkinde; insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde; onlardan müspet, yapıcı, olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. İşte bu yüzden hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi.’’ Böylece çırak ustasından son dersini de alarak atölyeden ayrılmış.
Büyük usta ne güzel, ne doğru söylemiş. Bugün de önünde mikrofon, karşısında kamera, elinde kalem bulan herkes, eğitimine/uzmanlığına bakmadan konuşmuyor mu? Hem de öyle böyle değil, kocaman kocaman laflar etmiyor mu? Bir de bakmışsınız, konunun uzmanı/âlimi susmuş, susturulmuş, köşesine çekilmiş; sesini yükselten, etrafına kalabalıkları toplayan, boş bulduğu meydanlarda, medyada başköşeye kurulmuş…
Bir konuda söz söylemek, fikir beyan etmek için etiket sahibi, mevki sahibi olmak mı gerek? Ya da âlim dediğin sadece diplomalı kişi midir? Elbette ki hayır! Âlim dediğin her bakımdan bu sıfatı hak etmiş, insancıl, hakkaniyetli, paylaşımcı, ileri görüşlü, lider sıfatlarına uygun kişidir… Büyük ustanın da dediği gibi;
·Bilmeyen ve bilmediğini bilen çocuktur, ona öğretin.
·Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır, onu uyandırın.
·Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen aptaldır, ondan sakının.
·Bilen ve bildiğini bilen öncüdür, onu izleyin.
Öyle bir korku sarmış ki belleğimizi, susmuşuz, susturulmuşuz. “Aman dikkat! Ya dinleniyorsam?”, “Sakın yazma, söyleme! Kanalı kapattırırsın, siteyi yasaklatırsın! İşten atarlar, işsiz kalırsın! Ergenekon’dan içeri atarlar!” ikazlarını ne çok işitir olduk bugünün demokrasisinde. “Bilmek ve bildiğini söylemek suç!” Neden mi? Seni dinler, seni izler ve uyanır “bilen ve bildiğini bilmeyen kalabalıklar.”
Bilmeyen, en kötüsü de bilmediğini bilmeyenlerin hâkim olduğu bir ülkede yaşamayı hak ediyor muyuz? Bize sunulan cumhuriyeti ve demokrasiyi, elimizin tersiyle itecek miyiz? Bize bu cumhuriyeti armağan edenlerin üzerlerinden üniformaları, ellerinden mühürleri, makamları alınmadı mı? Daha vahimi haklarında idam fermanları verilmedi mi? Ya onlar da sussalardı, köşelerine çekilselerdi? Bugün üzerinde yaşadığımız bu vatan, özgürlüğünü teneffüs ettiğimiz bu ülke var olur muydu? Ya yarın, karanlıklara boğulduğumuzda bizim için, bugünün aydınları, âlimleri için çocuklarımız ne diyecek?
“Emeğinin değerini bilmeyenlere, sakın emeğini sunma!” diyen atalarımız, bugünün aydınını gencini görseydi ne derdi? “Değerini bilmeyene cumhuriyeti sunmuşlar, … !”
Daha aydınlık günlerin geleceğine, karanlıkların son bulup, perdelerin kalkacağına, aydınların söz sahibi olacağı günlerin de geleceğine olan inançla, güzelliklerle kalınız.
Aydınlık dolu yarınlar ümidi ile hoşça kalın…
|