Son Dakika :   
 
 
 
 

 Mehmet Temel'i Ziyaret

 Devamı
 
 

 KİLYAD TSM Korosu

Şef Cengiz Taşkent

 Devamı

 

 

 
  
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ay ikinci kez Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yüz yüze görüşecek.

 Devamı

 magazin
 SAKARYA ZAFERİ Çalıştay ve Sergisi
Harika Ören /efecehaber /Ankara- Sakarya Zaferi Kutlamaları, Zafer Haftası etkinlikleri kapsamında 2018’de ilk defa Sakarya Zaferi temalı çalıştay ve sergi düzenlendi.
  Devamı
 
 
Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk!
 
Oktay Zerrin
  Devamı
 
 
 
 
  AKPINAR Temmuz 2017 Sayısı
 
 
 AKPINAR Mart 2017 Sayısı
 
 
 

  
Hava Durumu Bilgileri

 
Döviz Kurları
altın fiyatları

Anket
Anket Seçilmemiş
Diğer Anketler

 


 
 
Ziyaretçiler
Toplam Ziyaretçi :  18367479
Bugün Ziyaretçi :  2364
Aktif Ziyaretçiler :  395

TÜRKİYE VE ARAP DEVLETLERİ
 
  Türkiye Cumhuriyeti dünyanın tam ortalarında merkezi bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ; Balkanlar, Kafkaslar , Karadeniz ,Akdeniz gibi bölgelerden komşulara sahip olduğu gibi  , güneyinde Akdeniz’den İran sınırlarına kadar ulaşan bin kilometreden uzun bir sınır boyunca  iki büyük Arap devleti ile komşu olmuştur . Osmanlı döneminden gelme insan yerleşimi ve göçler yolu ile meydana gelen nüfus kaymaları ortaya belirli bir  sosyolojik harita çıkarınca  ,  imparatorlukların dağılması sonrasında her ülkenin nüfus yapısına göre ulus devlet kurulmuştur . Fransız devrimi sonrasında ilk ulus devletler Avrupa kıtasından kurulurken , ülkeler arasında ciddi nüfus kaymaları ortaya çıkmış ve ulus devletlere dayanan dünya haritası böylesine bir yapılanmaya göre  yeniden biçimlenmiştir . Birinci dünya savaşına kadar Avrupa kıtasında bu doğrultuda  gelişmeler olurken , Osmanlı İmparatorluğunu çökerterek merkezi coğrafya bölgelerini ele geçiren , İngiltere ve Fransa gibi sömürge imparatorlukları  eski Osmanlı hinterlandı üzerinde  sayıları otuza yaklaşan bir doğrultuda  yeni devletler oluşturmuşlardır .  Türkiye Cumhuriyeti bu  emperyal  tavıra karşı çıkarak  eski Osmanlı topraklarında bir ulusal kurtuluş savaşı veren Türk ulusunun kurduğu devlet olarak, birinci dünya savaşı sonrasında  dünya haritası üzerindeki yerini almıştır
.  
 Orta Doğu tarihi incelendiği zaman  bugünkü batı uygarlığını yaratan ilk siyasal ve toplumsal gelişmelerin , Mezopotamya adı verilen  orta dünya  bölgesinde meydana geldiği  genel olarak görülmektedir . Tarih öncesi dönemlerden başlayarak insanlığın en eski yerleşim ve yaşam alanları olan bu bölgede,  son iki bin yıllık gelişmeler bölgedeki bugünkü  sosyal yapılanmayı ortaya çıkarmıştır . Milat tarihinin başlangıcında  gündeme gelen dini oluşumlar bölgedeki siyasal ve sosyal gelişmeler açısından öncü bir rol oynamıştır . İnsanlar kabile türü yaşamdan din esaslı toplum düzenlerine doğru gelişirken , dinlerin içinden çıkan tarikatlar ve cemaatlar , tek tanrılı dinlerin doğduğu  merkezi alan  ve kutsal toprakların biçimlenmesinde  etkili olmuşlardır . Dinler üzerinden cemaatlar aracılığı ile tarikatlar yaşam düzeninde öne çıkarken , Avrupa’daki Fransız devrimi doğrultusunda başlayan uluslaşma süreçleri de, batının etkisi ile Orta Doğu bölgesinde ortaya çıkmıştır .  Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan insan toplulukları, bulundukları ülkelerin coğrafyasına uygun bir tarzda geleceğe dönük uluslaşma süreçlerine ,çatısı altında yaşadıkları devlet yapılarının  etkileri ve yönlendirmeleri ile  kavuşmuşlardır . Bölge halkları sonraki  dönemlerde devam eden  uluslaşma süreci içinde yeni bir toplumsal kimlik kazanmışlardır . İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken  , Avrupa benzeri yeni ulus devletlerin eski Osmanlı hinterlandı içinde de  zamanla meydana geldiği görülmüştür . Avrupa kıtasında imparatorluklar ile ulus devletler çatışırken , Osmanlı devleti çatısı altında yaşayan  ahali içinde yer alan Yunanlılar  imparatorluktan ayrılarak kendi ulus devletlerini on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı içinde kurarak , Osmanlı hinterlandı içinde de Avrupa ülkelerindekinin  benzeri bir  ulus devlete   sahip olmuşlardır . Böylece başlayan uluslaşma süreci  Balkanizasyonu  gündeme getirerek  merkezi imparatorluk olan Osmanlı devletinin parçalanmasına yol açmıştır . Bu gelişmenin daha sonraki aşamada gündeme getirdiği Orta Doğu bölgesindeki uluslaşma sürecinin tarih sahnesine çıkardığı yeni yapılanma , Arap ulusu  olarak  kimlik kazanmıştır . Arap yarımadası üzerinde oluşmaya başlayan Arap ulusu ,yüzyıllar içinde önce  Asya kıtasının içlerine   doğru ve daha sonra da Kuzey Afrika’nın ortalarına kadar yayılarak  bölge halklarının sosyolojik yapısının oluşumunda temel bir misyona sahip olmuştur . 
 
 İslamın doğuşu ve yayılması ile birlikte  bölgede yaşayan Arap toplumlarının dini kimlikli  yöneticileri  ,yeni kabül ettikleri dinin yaygınlık  kazanabilmesi için  İslam devletleri oluştururlarken ,bölgenin temel halkı durumundaki  Araplar  önce bir ırk olarak ve daha sonra da  kurulan devletler üzerinden  Orta Doğu bölgesinin biçimlenmesi için çalışmışlardır . Dört halife dönemi sonrasında Orta Doğu bölgesinde kurulmuş olan Emevi ve Abbasi imparatorlukları temelde Arap devletleri olarak ortaya çıkmış ve Arap ırkının o dönemde önde gelen bir yere sahip olmasında etkili olmuşlardır . Çok çeşitli bölgelere Araplar yayıldıkları için bir uluslaşma süreci yaşamamışlar ama İslamın  devletini kuran  doğrultuda  Arap toplulukları bir arada hareket etmesini bilmişlerdir . Bugünkü merkezi coğrafyadaki  büyük Arap nüfusunun oluşması  , İslam devletlerinin savaşlar sonrasında  bölgeye yayılmaları  sayesinde  tamamlanabilmiştir . Bu süreç içinde  , Akdeniz’in doğusunda yer alan Orta Doğu bölgesinin Arap nüfusu ,İslamın dünyaya yayılması çizgisinde zamanla Akdeniz kıyılarına yayılmıştır . Bu gibi gelişmeler sonrasında Akdeniz’in batısında yer alan İberik yarım adasına kadar  giden Araplar , bu yarımadanın tam ortasında Endülüs  Emevi devletini de kurarak , Avrupa tarihinde de  İslam dini ile birlikte Arapların yer almasını , İspanya’da geçirdikleri yedi yüzyıllık devlet olma  durumu ile gerçekleştirmişlerdir . 
 Orta Doğunun  çeşitli ülkelerinde  yüzlerce yıldır yaşayan Araplar ,  bazan devlet olma şansını yakalamışlar , bazan da  dağınık topluluklar olarak Orta Doğu bölgesinin çeşitli yerlerinde  yaşamlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır  . İslam öncesinde  Yahudilik ve Hrıstıyanlık gibi tek tanrılı dinlerin etkisi altında kalan Araplar , İslamiyetin  kutsal topraklarda ortaya çıkmasıyla birlikte  hızla bu yeni  dinin çatısı altında  bir araya gelmişler ve oluşturdukları askeri birlikler ile dünyanın merkezi coğrafyasında Müslümanlığın  taşıyıcısı olmuşlardır .  Milattan önceki dönemlerde ilkel ve tek tanrılı dinlerin etkisiyle bölge halkları ile birlikte  yaşamlarını sürdüren Araplar,  sonraki dönemlerde hem bölgenin hem de İslam dininin temsilcileri olarak  etkinlik kazanmışlardır  . İslamiyet sonrasında Arapların başına geçen Emeviler ve Abbasiler kendi adları ile ifade edilen  büyük imparatorluklarını kurduktan sonra  , egemenlik altına aldıkları ülkelerin insan topluluklarının Müslümanlığı kabül etmesinde önemli roller oynamışlardır . Bir çok din adamının eserleri incelendiğinde  İslamın ve Arapların gelişimi birlikte ele alınmaktadır .Arapların Orta Doğu’da başlayan İslamiyet misyonu batıda İspanya’ya kadar gittiği gibi, doğuda da güney Asya ülkeleri üzerinden  Çin seddine kadar olan geniş bölgelerde yayılma  şansını elde etmiştir. Kuzeyde Rusya toprakları ile  doğuda Malezya’ya kadar  İslamın yayılmasında Araplar’ın  önemli  taşıyıcı rolleri olmuştur . 
 
 Merkezi coğrafya da  Arapların hükümranlığı bölgeye Türklerin gelmesine kadar  devam etmiş ama Selçukluların onuncu yüzyılda   Horasan bölgesinden kalkıp gelerek  bugünkü İran ,Irak ,Suriye ,Azerbaycan  ve Anadolu’ya  yerleşmeleri üzerine  bölgede bir Türk egemenliği dönemi başlamıştır  . Çok kısa bir zaman dilimi içinde bölgeye yayılan Selçuklular , hem İslam dini ile tanışarak bu dinin çatısı altına girmişler hem de  büyük bir İmparatorluk kurarak  Orta Doğu  alanının yeni egemen gücü konumuna gelmişlerdir .  Gazneliler ve Karahanlıların  da  kurmuş olduğu Türk devletleri  de Selçuklu dönemi öncesinde Türklerin İslamiyete girişinin ön hazırlıklarını sağlamış ve daha sonraki aşamada da merkezi alanda İslamiyetin  önde gelen bir din haline gelmesinde ,Türkler üzerlerine  düşen sorumlulukla hareket ederek  tarihin başka bir yönde ilerlemesine katkıda bulunmuşlardır . Asya’dan gelerek Türkleri arkadan vuran  Moğol istilası  olumsuz  gibi gelişmeler sonucunda ,Selçuklu  hegemonyası Orta Doğu’da uzun süreli bir  egemenlik kuramamış ve birkaç yüzyıllık gelişmeler sonucunda Selçuklu devleti dörde bölünerek  dağılırken , bu Türk imparatorluğunun yerini  Selçuklu sonrasında kurulmuş olan Osmanlı  Beyliğinin oluşturduğu bir başka Türk  İmparatorluğu  almıştır . Orta Doğu’nun kuzey bölgesinde yaşamakta olan Türkler  din değiştirdikten sonra , İslamiyetin kuzey kolunu oluşturmuşlardır .
 
Onuncu yüzyılda  göçler yolu ile merkezi alana gelen  Türkler  dünyanın ortasının yeni egemen gücü konumuna gelerek, Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altına giren bütün Orta Doğu bölgesini  yönetmişlerdir  .  On üçüncü yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkmış olan Osmanlı devleti  Orta Doğu ile birlikte , Kafkasya , Karadeniz , Balkanlar ,Ege  ,Orta Doğu bölgeleri ile birlikte Kuzey Afrika bölgesini de sınırları içerisine katarak ,on milyon kilometrekarelik bir alanda dünyanın merkezi imparatorluğunu  yedi  yüzyıl boyunca ayakta tutabilmişlerdir . Selçuklu döneminde Türkler ile Araplar zaman zaman karşı karşıya gelmişler  ama Osmanlı döneminde ise iki  ayrı millet kökeninden gelmelerine rağmen tek bir imparatorluğun çatısı altında birlikte bir yaşam düzenini kurarak  ortak bir yaşam düzenini uzun  uzunca bir dönem sürdürmüşlerdir .
 
 Osmanlı İmparatorluğunun yirminci yüzyılın başlarında  Birinci Dünya Savaşı  sayesinde  dağılması yüzünden Türkler ile Arapların ortak düzeni bozulmuştur . Anadolu’da bir Türk devleti  Türk milliyetçiliğinin desteği ile kurulurken , Osmanlı yönetiminde gelişmiş olan Arapların yaşam düzeni Türkler’den ayrılmıştır . Balkan savaşları sonucunda yıkılma noktasına gelmiş olan  Osmanlı’nın son büyük padişahı olarak , Abdülhamit  imparatorluğu Araplar ile Türklerin bir İslam devleti çatısı altında yeniden bir araya gelmesiyle  sürdürmek istemiş ama İngiltere’nin araya girmesi üzerine  Türklerin ve Arapların birlikte oluşturacağı ortak İslam devleti projesi çöküntüye uğramıştır . İngilizler Türk milliyetçiliğini kışkırtarak Anadolu yarımadası üzerinde bir Türk devleti kurulmasını dolaylı yollardan desteklerken  , öte yandan Arap milliyetçiliğini de destekleyerek Abdülhamit’in Şam merkezli kuracağı büyük İslam devletini   Anadolu yarım adası ile Arap yarımadasını birbirlerinden ayırarak  önlemiştir. İngiliz emperyalizmi tarafından  Türkiye -Suriye sınırı aslında bir Türk-Arap sınırı olarak düşünülmüştür . Üç yarımadadan oluşan Osmanlı İmparatorluğunun Balkan yarımadasının ayrılması üzerine çöküşe geçmesi  üzerine , Abdülhamit geride kalan iki yarım ada üzerinde  Türk ve Arapların dayanışmasıyla bir merkezi İslam devleti oluşturmak isterken , Büyük Britanya İmparatorluğu Osmanlı sonrası dönemde merkezi alana egemen olmak için , Türk ve Arapların böylesine bir birliktelik oluşturmasını  istememiş ve iki milliyetçilik akımını birbirlerine karşı kışkırtarak  birleşmeyi  önlemeye çalışmıştır . 
 
 Osmanlı devletinin ana unsuru olan Türkler, kuzey Müslümanları olarak  Orta Doğu’dan dışlanırlarken , Orta Doğunun Arap nüfusu cetvel ile çizilen  sınırlar üzerinden bazı yapay devletlere bölünmüşlerdir . Arap yarımadasını  öncelikle güney ve kuzey olarak bölen İngiliz emperyalizmi ,Mezopotamya bölgesinde  Irak adı  ile bilinen ayrı bir Arap devleti oluşturmuş  , bu devletin  Akdeniz ile bağlantısını kesmek üzere de yarımadanın kuzey batısında bir de Suriye adı ile başka  bir devlet oluşumuna destek vermişlerdir . Üç büyük  tek tanrılı dinin  sahneye çıkmış olduğu Filistin bölgesinin haritası çizilirken , Lübnan Suriye için , Ürdün ise Irak için birer tampon küçük devletçikler olarak yaratılmış ve böylece  Filistin bölgesi güvence altına alınarak , gelecekte Yahudilerin bu bölgeye dönerek yeniden  kendi devletlerini iki bin yıl sonra kurabilmelerinin önü açılmıştır .Suriye’nin üstünde kalan Anadolu yarımadası Türkiye Cumhuriyetine dönüşürken , Orta Doğu’nun bir çok bölgesinden Türk asıllı topluluklar göç ederek  yeni Türk devletinin vatandaşları olabilmek amacıyla bugün olduğu gibi o zaman da  Anadolu yarımadasına göç etmişlerdir . Buna karşılık , Osmanlı döneminden kalma  Arap topluluklarının  da Anadolu yarımadasını terk ederek Arapların ülkesi olarak ilan edilmiş olan topraklara göç etmeleri de  yeni uluslararası  düzen tarafından desteklenmiştir . Böylece bir imparatorluk sonrası dönemde ulus devletler çağı Orta Doğu’ya getirilirken  , Türkler ve Araplar ortak devlet çatısı altında yaşamak gibi eski  bir statüden uzaklaşmışlardır . Lozan Antlaşması sonrasında Türkiye’nin sınırları belirlenirken ,Türkler ve Arapların  hangi devletin vatandaşları  olacağı konusunda bir altı aylık karar verme ve geçiş süresi   tanınarak  bu  süreç tamamlanmıştır. 
 
 Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortak devletleri ellerinden alınan Türkler ve Araplar ayrı devletler halinde yeni dünya haritası üzerinde ortaya çıkarlarken, yeni komşular olarak hareket etmesini öğrenmişler ve bu doğrultuda ikili ilişkileri geliştirerek  , Orta Doğu bölgesinde gündeme gelen batı emperyalizmi döneminin sorunlarını birlikte aşabilmenin yollarını aramışlardır . Yirminci yüzyıl Orta Doğu tarihi incelendiği zaman  Arap yarımadasının parçalanmasıyla oluşturulan yeni Arap devletleri ile  bölgede Türklerin devleti olarak Türkiye Cumhuriyetinin karşılıklı olarak oluşturdukları  komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin önem kazandığı görülmektedir . Yeni dönemde Türk-Arap ilişkilerinin artması ve bu doğrultuda bölge devletleri arasında her türlü emperyal müdahaleye karşı  ortak direnişin örgütlenmesini önlemek üzere,  batı blokunun önde gelen büyük devletleri merkezi alana müdahale ederek ,eskisi gibi bir Türk-Arap dayanışmasının ortaya çıkmasını önlemek için  çaba göstermişlerdir .Bu doğrultuda eski Osmanlı bölgesinde yeni kurulan ulus devletlerin Türkiye ile birlikte  bölgesel pakt oluşturmasını  önleyerek ,  Türk devletini  Arap sınırında yer alan komşu devletler  olan  güneydeki sınır komşuları ile karşı karşıya getirmek ana amaçları olmuştur .  
 
 Birinci  ve İkinci Dünya Savaşları  sonrasında bölgedeki en önemli gelişme iki bin yıllık bir tarih sonrasında üçüncü kez  bir Yahudi devletinin  kurulmasıdır . Birinci Dünya Savaşının galibi olan İngiltere aslında bu bölgede yeni bir Yahudi devleti ile karşı karşıya gelmek istemediği için   Siyonist lobilerin ısrar ve baskılarına karşı direnirken , ikinci dünya savaşının gündeme gelmesi ve bu savaşı   Yahudilerin  yönetiminde bulunduğu Amerika  Birleşik Devletlerinin  kazanması üzerine , Yirminci yüzyılın ortalarında bir Yahudi devleti olarak  İsrail’in üçüncü kez kurulabilmesi için elverişli bir ortam doğuyordu . Filistin gibi küçük bir alanda yeniden bir Yahudi devletinin ilan  edilmesi üzerine,  Orta Doğu yeniden bir karışıklık dönemine sürükleniyor ve Arap-İsrail savaşları  bu küçük devletin kurulmasıyla birlikte başlayarak  yirmi birinci yüzyılın başlarına kadar devam ediyordu . Arapların bütünüyle kendi vatanları olarak gördükleri Arap yarımadasının tam ortasına bir başka din mensupları olarak Yahudilerin gelip ayrı bir devlet kurmasını, bölgedeki Arap devletlerinin hiç biri benimsememiş ve bu yüzden ,  İsrail’in kurulması üzerine bölge bir savaş bataklığı alanına hızla dönmüştür . İsrail uluslararası hukuka aykırı bir biçimde kurulduktan sonra, sınırlarını resmen ilan etmemiş ve sürekli olarak  ülkesini genişletme doğrultusunda her fırsatta savaşlar çıkartarak , batı dünyasının zengin Siyonist  lobilerinin desteği ile  bu küçük devletin gelecekte bütün orta dünyaya egemen olabilecek  Büyük İsrail İmparatorluğuna ya da Federasyonuna dönüşebilmesi için siyasal konjonktür giderek tırmandırmıştır . Tarihsel olarak yarım yüzyılı çoktan geride bırakan  İsrail deneyinin bölgeye barış yerine savaş getirmesi , hem üçüncü dünya savaşı ihtimallerini hem de  kutsal kitaplar üzerinden kıyamet senaryolarını güncelleştirmiştir . Kutsal kitaplar kaynak gösterilerek ,  Tanrının kıyamet senaryolarına alet edilmek istenmesi  , üç büyük dinin eskisi gibi dinler arası savaş senaryolarına doğru yeniden sürüklenmeye  zorlanması   gibi durumlar  Orta Doğu’daki savaş senaryolarını  bir kaç misli artırarak bugünün kaotik gelişme  ortamını yaratmıştır . 
 
 Bugünün dünyasında Orta Doğu denilince akla hemen İsrail gelmekte , batının zengin ülkelerinde güçlü konumlarda olan Yahudi lobilerinin denetimi altındaki  uluslararası  medya ve basın organlarının yaptıkları yayınlar doğrultusunda ,Orta Doğu sorunu meselesi gelip Yahudi devletine takılmaktadır. Batı dünyasının entelektüel kesimleri  merkezi coğrafyaya batıdan bakınca ,milyonlarca Arap insanını bir yana bırakarak  İsrail’den başka bir şey görememektedir . Siyonist kesimlerin gözünü boyamış olan Büyük İsrail hülyasının giderek etkinliğini artırması yüzünden,  dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan  Yahudilerin  geleceğini  Siyonist plan ile bir araya getirme  gibi yeni bir durum ortaya çıkmaktadır . Kendi iç yapısı nedeniyle son derece karışık bir  görünüm veren Orta Doğu haritasının, İsrail’in sınırlarının belirsizliği yüzünden sürekli olarak bir sorun konumunda kalması  ve bu bölgedeki her sorunun   giderek büyüme göstermesinin ana nedenidir . İki bin yıl önce ülkelerinden sürülen Yahudilerin bu kadar uzun zaman sonra tekrar bölgeye dönerek devlet kurmaları ve bu devlet üzerinden de merkezi coğrafyanın tamamına sahip çıkmak istemeleri  bugünün dünyasında eski sorunları devam ettirdiği gibi  beraberinde yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır . Bu yüzden bölge  giderek bir sorunlar yumağı görünümü  kazanmaktadır . Bölge devletlerinde  yaşayan Yahudilerin yanı sıra büyük devletlerde varlıklarını sürdüren diğer Yahudi kesimlerin  güçlü bir lobicilik yaparak  dünyaya egemen olmaya çalışmaları , beraberinde bir çok karmaşık konuyu gündeme getirdiği gibi ,var olan sorunlarında giderek karmaşık bir hale gelmesi  içinden çıkılmaz bir kaos ortamının bu bölgede  devreye girmesine yardımcı olmaktadırlar . İsrail sorunu giderek  bir Orta Doğu sorunu olmaktan çıkarak uluslararası bir sorun haline gelirken  , dünyanın dört  bir yanında yaşayan tüm Yahudiler de, bu ana sorunun  tarafı konumuna gelerek ,bugünün devlet yapılarının karşısına  dev bir yapıda İsrail olgusunu  öne çıkarmaktadırlar . İsrail konusunun bu kadar büyüyerek  dünyanın gündemine oturması üzerine , uluslararası konjonktür değişiklik göstermekte ve  içinden çıkılmaz ilişkiler yumağı halinde  devletler arası ilişkiler bir kaotik ortama doğru  hızla sürüklenmektedir . 
 
  Geçmişten gelen son derece  karışık İsrail sorununa paralel bir doğrultuda bölgedeki zengin  petrol ve diğer enerji kaynaklarının  belirginlik kazanmaları nedeniyle  emperyal  güçlerin  acil müdahaleleri  birbirini izleyerek , bölgede var olan sıcak çatışma ortamının giderek savaşa dönüşmesini beraberinde getirmiştir . İsrail’i çevreleyen haritada birden fazla Arap devletinin bulunması  , Suriye ve Irak gibi Lübnan ile Ürdün’ün de bölge devletleri olarak öne çıkmaları yol açmakta ve Yahudi devleti her fırsatta sınır komşusu olan bu Arap devletleri ile karşı karşıya kalmaktadır . İkinci dünya savaşı sonrasında İsrail’in kurulmasıyla birlikte bölgedeki bütün Arap ülkeleri  Yahudi devleti ile savaşlara girmek zorunda kalmıştır .ABD sayesinde en yüksek teknolojileri kullanan  Siyonist devlet  Araplar ile girdiği her savaşı kazanınca , sürekli kaybeden taraf olarak Araplar  birleşme ihtiyacı duyarak  Orta Doğu ‘da  Birleşik Arap Cumhuriyeti kurmaya kalkışmışlardır .Mısır ve Suriye’nin bir araya gelerek ilan etmiş olduğu bu yeni devlet Irak, Ürdün ve Lübnan gibi Arap ülkelerinin girmemesi üzerine havada kalmış ve bir süre sonra da  böyle bir adımdan vazgeçilmek zorunda kalınmıştır . Arap devletleri , sömürgelik sonrasında bağımsız devlet yapılanmasına kavuşurken ortaya mezhepler , tarikatlar ve hanedanlar girmiş ve bunların bir türlü bir araya gelememesi yüzünden, Birleşik Arap Cumhuriyeti gibi bir büyük devlet  Orta Doğu’da kurulamamıştır . Mısır Cumhurbaşkanı  Cemal Abdülnasır’ın en büyük hayali olan Arap Birliği’nin bölgesel bir devlet olarak ortaya çıkmasını batılı gizli servisler ile İsrail lobileri engellemişlerdir . ABD’nin sonradan idam ettirdiği Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin  Irak’ın başına bir darbe ile geçerken Birleşik Arap Cumhuriyeti oluşumuna karşı çıkmıştır . Daha sonraları ise gerçekleri görerek Arap milliyetçiliğine yönelen Saddam Hüseyin’i  ABD ve İsrail ikilisi iktidardan indirerek   Mezopotamyayı bir sürekli savaş alanına çevirmişlerdir . Başlangıçta  böylesine büyük bir Arap devletinin kurulmasını  ABD baskısı yüzünden önleyen Saddam Hüseyin  bu hatasının faturasını idam olarak ödemek zorunda kalmıştır . 
 
 Orta Doğu’nun bütün alanlarını kapsayan bir büyük Arap devletinin oluşturulmasını  batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi engelleyerek  küçük İsrail ‘in Büyük İsrail’e dönüşmesini  sağlayacak  Siyonist oluşumun önünü açık bırakmışlardır . Arap devletlerinin birleşerek  bir büyük ordu kuramaması yüzünden  ,küçük Yahudi devleti batıdan aldığı desteklerle her zaman savaşlardan başarı ile çıkmış ve geleceğe  yönelik bölgesel imparatorluk planlarını  geliştirmek için çaba göstermiştir . Güçlü bir bölgesel devlet kuramayan  Araplar , bu boşluğu  gidermek üzere  uluslararası alanda etkili olmak üzere Arap Birliği adı altında  bir  bölgesel örgüt kurarak  Arap dünyasının çıkarlarını korumak üzere  yeni bir yapılanmaya girmişlerdir . Her biri Orta Doğu bölgesinin farklı yerinde  bulunan Arap ülkeleri böyle bir uluslararası örgütün çatısı altında birleşerek ortak  çıkarlarını  mezhep, tarikat, hanedan ,siyasi parti ve devlet çekişmeleri yüzünden gerçekleştirememişlerdir . Bölgesel bir devleti İsrail’e karşı oluşturamayan Araplar bu boşluğu doldurmak üzere  Arap Birliğine bağlı yeni örgütlenmelere gitmişler ve bu doğrultuda ekonomi ,sosyal ,kültürel  gibi alanlarda  Arap Birliği’ne bağlı  çalışacak  bazı yan örgütleri oluşturarak, yeni etkinlikler kazanabilmenin arayışı içinde olmuşlardır . İslam Kalkınma Bankası ,İslam Ekonomi Kurumu  bu doğrultuda kurularak  Arap nüfusun yoğun olduğu Körfez bölgesi merkezli olarak çalışma yaşamına katılmışlardır . Bu gibi ortak kuruluşların oluşturulması  bile Arapları bir araya getirememiş, tek bir büyük devlet gibi hareket edemeyen Araplar  her zaman için Batının emperyal devletleri ile İsrail karşısında güçsüz kalarak kaybetmişlerdir . İsrail ile yürütülen bölgesel savaşlarda bile bir araya gelerek ortak hareket edemeyen Arap devletleri , iç çekişmeler ve dağınıklık yüzünden  her zaman kaybetmekten bir türlü kurtulamamışlardır .
 
Arapların içine giren batılı ajanlar da var olan ayrılıkları her zaman körükleyerek  batılı emperyal ülkelere hizmet ettikçe , gerçek bir Arap birliği hiçbir zaman söz konusu olamamıştır .Batılı gizli servisler Orta Doğu ülkelerinde cirit atarken ,  Arap devletleri her türlü provakasyona alet olmaktan kurtulamayarak  birbirleriyle uğraşmaktan ya da çekişmekten bir türlü  uzaklaşamamışlardır . İslamiyetin ilk dönemlerinde başlayan Abbasi-Emevi ayrılığının izleri  daha sonraki dönemlerde  bir türlü  silinemeyince,  bu ayrılık zamanla her alanda farklılıklar ve çatışmalar  yaratmıştır.
 Türkiye , Arap dünyasının egemen olduğu  Orta Doğu’ya , Türk olduğu için uzak ama bölgenin içinde Araplara komşu bir ülke olduğu için yakın bir konuma sahip bulunmaktadır . Bu nedenle Türkiye  hem Orta Doğunun içinde hem de dışında bulunan bir devlet görünümüne sahiptir . Yıllar geçtikçe ve olaylar ortaya çıktıkça , Türkiye Orta Doğu gelişmelerine bazan uzak kalmakta bazan da hiç beklenmedik bir anda kendisini siyasal gelişmelerin tam ortasında  bulabilmektedir . Bu nedenle , Türkiye siyasal gelişmelere göre hareket etme serbestisini  kendisinde görmekte ama kalıcı bir bölge siyasetini  oluşturamadığı için de beklenmedik durumlar ile de karşı karşıya kalabilmektedir . Türkiye ve Orta Doğu tarihi birlikte ele alındığında bu gibi bir çok gelişmenin örnekleri  ortaya çıkmaktadır . Bölge nüfusunun  dörtte üçünü oluşturan Arapların tek bir temsilcisi olmaması sorunları çözümsüz bırakmaktadır .  Bölünmüş Arap dünyasında yer alan devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda  başka yönlere doğru hareket etmeleri yüzünden karşısında Arap dünyasını temsil eden tek bir güçlü makam bulamayan Türk diplomasisi , Arap devletlerinin bütününü dikkate alarak  devletler arası çekişmeler ile farklı davranış biçimlerini hesap ederek davranmak zorunda kalmıştır . Özellikle  siyasal bunalım dönemlerinde  bu durumdan kurtulmak için yeni yollar  denemek zorunda kalan  Türkiye , Arap bütünlüğünü bir yana bırakarak her Arap devletini birbirinden ayırarak muhatap olma yolunu bilinçli bir biçimde tercih etmiştir . Türk diplomasisi , Orta Doğu sorunları üzerinde çalışırken  , bölgeye has özel durumların  dikkate alınmasına her zaman için öncelik vermek zorunda kalmıştır . 
 
 Anadolu yarım adasını Arap yarımadasından ayıran Türkiye-Suriye sınır hattı aynı zamanda Türkler ve Araplar arasındaki sınır hattı olarak belirlendiği için , Türkiye  her zaman bu durumu dikkate alarak hareket etmiştir . Osmanlı sonrasında bölgeye gelen  Britanya emperyalizmi  yeni bir Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmamak için, her zaman Türkler ile Araplar arasına mesafe koymaya ve bu iki grup insanın yaşadıkları ülkelere göre farklı siyasetler geliştirmeye dikkat etmiştir . Batı bloku bu bölgede yeni bir düzen kurarken,  oluşturulan farklı devletlere birbirinden ayrı siyasal rejimlerin getirilmesine çalışmıştır .Emperyalistler  , Sünnilerin çoğunlukta olduğu ülkeye Şii yönetimi , Şiilerin çoğunlukta olduğu ülkeye ise Sünni yönetimi getirerek , bölgedeki devletlerin kendi halklarından ya da toplumlarından kopuk kalmasına , tabansız yönetimlerin işbaşına gelmesine ve bunların  sosyal desteğe sahip olmasının önlenerek tavanda bırakılmalarına, böl ve yönet ilkesi  doğrultusunda  öncelik verilmiştir .Özellikle Baas partisinin Arap milliyetçiliği doğrultusunda bir Arap birliği oluşturmasına karşı çıkılmış ve bölgedeki Şii-Sünni farklılıklarının   bölgesel   bir bütünleşmeye gitmemesi  için çok çeşitli siyasetler devreye sokulmuştur . Lübnan diye bir tampon devlet Suriye’ye karşı kurulurken  bölgedeki gayrimüslim nüfustan yararlanılmış , Ürdün diye bir tampon devlet   Irak’a karşı oluşturulurken  Kafkasya’dan getirilen Çerkez nüfus bu yapay ülkeye halk topluluğu  olarak monte edilmeye çalışılmıştır . Ürdün ve Lübnan sahte devletler olarak yeni haritada konumlandırılırken ,  bir büyük Arap birliği dayanışmasının Filistin ülkesinde yeni kurulan İsrail’i  hedef alması önlenmeye çalışılmıştır . Nüfus çoğunluğu Çerkez olan Ürdün , İngiltere’ye yakın bir yol izlerken , eski bir Fransız sömürgesi olan Lübnan’da gene  Fransa’nın yolundan gitmekte böylece  İsrail için oluşturulan iki tampon devlet olarak bir araya gelmelerinin ve  ortak bir politika izlemelerinin önü kesilmektedir .  Fransa bölgeye girerken Lübnan’ı giriş kapısı olarak görmekte , İngiltere ise bölge haritasının çizicisi olarak  Ürdün kapısından  Orta Doğu’ya yönelen manevralarını uygulama alanına getirmektedir . İsrail ise her zaman için Amerika’nın Orta Doğu  eyaleti  biçiminde hareket etmektedir. ABD’den kalkan uçakların en çok gittiği ülke konumuna sahip olan  İsrail , ABD için bölgeye giriş kapısı konumundadır . ABD diplomasisinin merkezi konumundaki bu küçük ülke  kendisini çevreleyen Arap baskısına karşı  ,Amerika’yı her zaman için kurtarıcı görmekte  ve bu doğrultuda  Amerikan devletinin  bölge üzerindeki siyasetlerini kendi çıkarları doğrultusunda  kullanabilme doğrultusunda  adımlarını atmaktadır .Bu durumda  İsrail yerine ABD  Arap ülkeleriyle muhatap olmaktadır . 
 
 Orta Doğu’da İsrail’e karşı Arap Birliği kurulamadığı gibi , uluslarası alanda etkinliklerde bulunan Arap Birliği örgütü de  , Arap çıkarlarını doğru dürüst koruyamamaktadır . Hemen hemen her sene toplanan Arap Birliği zirvelerinde bu yüzden  etkili kararlar alınamamakta ve bu nedenle de istendiği gibi çalışamamaktadır . İslamın mezhepleri içinde bölünen Arapların toparlanabilmesi açısından Arap milliyetçiliği de yeterince etkin olamamıştır . Dinin siyasetten ayrılması noktasında  tam bir belirginlik sağlanamayınca Türk milliyetçilerinin gerçekleştirdiği laik devlet düzenini  hiçbir Arap ülkesi  kendi toprakları üzerinde bir siyasal düzen olarak kuramamıştır . Milliyetçilik  akımı İslamiyet’ten sonra Arapların düşüncelerini en fazla etkileyen  oluşum olmasına rağmen , ülke farklılıkları yüzünden güçlü bir Arap milliyetçiliğinin merkezi alanda  gerçekleşmesi mümkün olamamıştır . Baascılık bugün yıkılmak istenen Irak  ve Suriye devletlerinin yönetiminde etkin olurken ,bir  İslamiyet-Milliyetçilik ve Sosyalizm sentezi oluşturulmaya çalışılmış ama mezhep farklılıkları yüzünden  bu  deneyimin geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşması önlenmiştir . Arap dünyasında ilk çökertilen rejimlerin Baas partileri düzenine sahip olan Irak ve Suriye’de gerçekleşmesi böylesine bir sentezin  ortaya çıkmadığının en önemli kanıtı olmuştur . Bu durumda , İslamiyetin çatısı altında bir araya gelemeyen Arapların güçlü bir milliyetçilik akımının çatısı altında da toparlanamadıklarını  gözler önüne sermektedir . Pan-Slavizm , Pan Cermenizm ya da Pan-Türkizm gibi aynı kökten gelen  bir ülkeler arası dayanışma düzenini  ,Araplar Pan-Arabizm çizgisinde gerçekleştirememişlerdir . Arap dili ve bu dilin çevresinde gelişen Arap  kültürü de bir büyük Arap  birliğinin oluşumu açısından yeterli olamamıştır . Arap asıllı liderler kendi vatandaşlarının çıkarlarının ötesinde , tüm Arap dünyasının sorunlarını çözmeye dönük bir bölgesel tavrı geliştiremediği için de Arap milliyetçiliği cılız kalmıştır .Nasır , Saddam ve Kaddafi gibi Arap devletleri başkanları tüm Arap dünyası için milliyetçiliğe kalkıştıkları zaman yalnız kalmışlar ve emperyalizmin  baskıları ile iktidardan uzaklaştırılmışlardır . 
 
 Arap ülkelerinin topraklarının altında uzayıp giden enerji kaynakları bu ülkelerin bazılarını çok zengin yapmış ama bazılarının da geride kalarak yoksullaşmalarına   neden olmuştur . Batının zengin ülkeleri Arapların elinde birikmiş olan petro-dolarları geri çekebilmek için silah satışı senaryosunu her zaman için ön planda tutmuştur  . Söz dinlemeyen , İran ,Mısır,Irak,Libya  ve Arabistan gibi  ülkelerde halk kitleleri isyanlara kışkırtılarak  ve bu gibi devletlerin elinde  uluslararası bankacılık sisteminde birikmiş olan  para hesaplarına  el konularak birikmiş paralar geri alınmıştır .İran şahı bağımsız politikalara yönelince İslam devrimi batı emperyalizmince hazırlanmıştır . Nasır,Saddam ve Kaddafi  batı insiyatifine karşı çıkarak direnince  halk isyanları üzerinden bu liderlerin tasfiyeleri gerçekleştirilmiştir . Petrol ve doğal gaz rezervleri batı emperyalizmini bu ülkelerin üzerine çekerken  Araplar baskı altında kalmışlar ve bu doğrultuda bir çok ayaklanma senaryolarına alet olma noktasına  düşmüşlerdir. En son olarak  devreye giren Arap Baharı olayları gene batılı gizli servislerin provakasyonları  ile gündeme gelmiş  ve Arap dünyasını bir kez daha  iç karışıklıklara mahkum ederek çok büyük zararlar vermiştir .Orta Doğu bölgesinde İsrail’in büyük bir bölgesel  imparatorluk oluşturma planları gerçekleşemeyince , Yahudi devleti iki bin yıl önce kendisini yok eden Roma İmparatorluğu gibi davranarak  bir Akdeniz hegemonyası arayışına girmiştir . Bu plan çerçevesinde Roma kentinin yerini Kudüs alacak ve tıpkı Roma  devletinde olduğu gibi bütün Akdeniz kıyıları , Kudüs merkezli yeni imparatorluğun sınırları içerisinde yer alarak , karada gerçekleştirilemeyen  Siyonist imparatorluğun merkezi denizin kıyılarında gerçekleştirilmesi operasyonuna katkı sağlayacaktı . Arap baharı Tunus gibi bir Arap ülkesinde başlıyor ve kısa zamanda  dilimi içinde bütün Arap dünyasına yayılarak yerleşik devletler düzenini bozuyordu . Burada istenen   yeni  olgu ,  sivil ayaklanmalarla Arap devletlerin çökmesi ve giderek parçalanmasıydı . Tunus’ta yabancı gizli servisler aracılığı ile  başlatılan olaylar zinciri  Libya’da  Kaddafi rejimini devirerek , Arap ülkelerinin Irak ve Suriye gibi parçalanmalarına giden yolu  yeniden açıyordu . 
 
 Büyük İsrail’in Akdeniz kıyılarında kurulması sürecinde  Tunus ve Libya ile birlikte Mısır’da da   Hrıstıyan Kıptiler üzerinden parçalanma olaylarının tırmanma göstermesi , Kuzey Afrika bölgesinin de aslında Orta Doğu bölgesinin güney kısmı olduğunu ortaya koymuştur . Bu doğrultuda olaylar daha sonraki aşamada Sudan ve Somali gibi ülkelere de sıçramış ,bu gidişin sonunda Sudan bölününce  bu ülkenin güney bölgesinde yeni bir devlet İsrail’in kontrolü altında ilan edilmiştir . Daha önceleri aynı durum Habeşistan’da cereyan edince , bu ülkenin deniz kıyısındaki eyaleti olan  Eritre  bölgesi ayrı bir devlet olarak bağımsızlığını ilan etmiş ve İsrail Güney Sudan’da olduğu gibi bu ülkeye gelerek askeri üs kurmuştur .  Orta Doğu’nun güneyi konumundaki Kuzey Afrika bölgesi uzun süren Osmanlı  devletinin hegemonyası nedeniyle  genel olarak Müslüman bir nüfusa sahip olduğu için,bu durum  tam bir  Orta Doğu hegemonyasına soyunan Siyonist devletin  bölgenin güneyine de el atması gibi bir emperyal gelişmeyi  gündeme getirmiştir. Fas’tan Malezya’ya kadar uzayıp giden Ekvator çizgisine paralel bir biçimde yan yana dizilen İslam ülkelerinin sınırlarının değiştirilmeye çalışılması ile birlikte  gündeme gelen batı merkezli  saldırı sürecinde ,Arap ülkeleri gene yalnız başlarına var olma mücadelesine sürüklenmişler ve bir türlü bir araya gelemedikleri için küresel emperyalizmin sınırları değiştirme görünümlü yeni saldırı ve parçalama senaryolarına karşı planlı ve örgütlü bir biçimde karşı çıkamamışlardır . Arapların dağınıklığı diğer Müslüman ülkelerde de görüldüğü  için  batılı ülkeler  rahatça emperyalist  saldırılarına devam ederek Arap topluluklarını iyice dağıtmışlardır .
 
Türkiye’nin Orta Doğu bölgesi ile ilişkileri hem İslamiyet üzerinden hem de Türk-Arap ilişkileri açısından  ele alınmak durumundadır . Türkiye Cumhuriyetinin nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle,  İslam ülkeleriyle yakınlaşma içinde olan Türkiye aynı zamanda Türk-Arap ilişkileri üzerinden   komşuluk bağlantılarını geliştirerek  ,Orta Doğu ülkeleri üzerinde etkin olabilmenin arayışı içinde olmuştur . Türk devleti  ,Birinci Dünya Savaşı ve kuruluş yıllarından gelen bir çizgide Batı bloku ile yakınlaşma ve hesaplaşma ilişkileri içinde olduğu için kuruluş yılları döneminde Orta Doğu bölgesi ile yakından ilgilenme şansını elde edememiştir . Türkiye’nin Orta Doğu ile ilgilenmesi ikinci dünya savaşı öncesinde saldırılara karşı komşu ülkelerle dayanışma paktları  kurmak  biçiminde olmuştur . Balkan ve Sadabat Paktları kurulurken Türkiye sınır komşuları ile yakınlık içine girmeye çaba göstermiştir . Savaş sonrasındaki dönemde ABD’nin Orta Doğu bölgesine gelmesi  , İsrail’in kurulması ve Türk devletinin  Nato askeri paktına katılması  ile Türkiye-Orta Doğu ilişkileri  batı yönlendirmeli olarak başlamıştır . İncirlik üssünün kurulması İsrail’in korunması için Türkiye’nin devreye sokulması ile gerçekleşmiştir . ABD’nin bölgeye gelişi ve İsrail’in kurulması ile Türk dış politikasında da önemli bir değişiklik yaratmış ve Türk diplomasisi giderek Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm çizgisine  doğru kayma göstermiştir . Daha önceleri kurulmuş olan Sovyetler Birliğinin getirdiği soğuk savaş ortamının güçler dengesi doğrultusunda oluşturulan Türkiye’nin merkezi konumuna uygun dış politika anlayışı geride kalmış  ve  yerini  giderek Atlantikçilik ve Siyonizm aldıkça Türkiye daha çok Orta Doğu ülkelerine yönelik siyasi açılımlarda bir tür batı karakolu olarak Nato üzerinden kullanılmaya çalışılmıştır .Yeni dönemde Türkiye’nin  giderek ABD ve İsrail ikilisinin dümen suyunda giden bir ülke konumuna  gelmesiyle ,Araplar giderek Türkiye’den uzaklaşmışlar ve Türkiye’yi ABD-İsrail ikilisinin karakolu olarak görmüşlerdir . İsrail’i koruyacak bir üs olarak İncirlik tesisinin Türk topraklarında kurulmasını , Araplar arkadan vurulmak olarak  açıklamışlar ve bu yüzden Türkiye’yi sorumlu görmüşlerdir .Cihan savaşları sonrasında batı hegemonyası altına girmekten kurtulamayan Türkiye , Atatürk’ün bağımsızlık çizgisinden batıya bağımlılık noktasına gelmiş ve bu yüzden de  komşuları ile ilişkileri kopma noktalarına gelmiştir . 
             “ Ne Arabın yüzü  ,ne de Şam’ın şekeri “ sözü ile Türkiye’de Arap düşmanlığı pazarlayan batı işbirlikçileri ve Siyonistler  , Türkler ile Arapların arasını bozarak Türkiye’nin  batının ileri karakolu bir yarı sömürge konumuna düşürülmesini sağlamışlardır .Bu arada Türkiye’yi İsrail’e yaklaştırmak  çabaları   ve  İsrail’in kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği Orta Doğu politikalarının uygulama alanına getirilmesi  girişimlerinde, Türkiye’nin bölge ülkesi olarak kullanılması ,ya da batı blokunun çıkarları doğrultusunda bir taşeron devlet konumuna sürüklenmesi   için Araplar aleyhinde ciddi bir propaganda  yapılmıştır . Arap ülkeleri şeriatçılıkla suçlanırken , Türkiye’nin laik devlet rejimi dayanak noktası olarak kullanılmış ve bu durum giderek bir Arap düşmanlığı  politikasına dönüştürülmüştür . Türkiye’nin güney komşusu olan  Arap ülkeleri ile ilişkilerinin geliştirilmesi ve  komşuluk ilişkileri üzerinden bir bölgesel dayanışma ittifakına yönelmesi ,sürekli olarak batıcı ve İsrailci lobiler tarafından Türkiye’nin iç politika sahnesinde engellenmeye çalışılmıştır . İngiltere,Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail üçlüsü Türkiye’yi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bir batılı çizgide yönlendirmeye ağırlık vermiştir. Bu doğrultuda Türk devletinin iç politikası ile bölgeye yönelik  diplomasisi dolaylı yollardan Siyonizm doğrultusunda  manüple edilmeye çalışılmıştır . Uzaktan kumandalı batı emperyalizmi bölgedeki  İsrail Siyonizmi ile işbirliği yaptıkça , bütün bölge ülkeleri  ciddi  anlamda tehdit rüzgarları ile karşılaşmış ve bu yüzden de  Avrupa kıtasında olduğu gibi bir bölgesel güvenlik şemsiyesi  oluşturulması gerçekleştirilememiştir . Soğuk savaş döneminde  Türkiye’yi   Bağdat paktı ile denetim altına almak isteyen batı emperyalizmi , Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün  zamanında  oluşturduğu bölge ülkeleri dayanışma örgütü olan Cento’nun yeniden gündeme getirilmesine  ısrarla  karşı çıkmışlardır . Dünyanın en büylük savaşlarının ve çatışmaların yaşandığı bir coğrafya olarak Orta Doğu bölgesini elinde tutmak isteyen batı bloku , bölge ülkelerinin bir koruyucu şemsiye altında  bir araya gelerek  kendilerini güvence altına alacakları  bir bölgesel işbirliği ve güvenlik  örgütlenmesine hiçbir zaman izin vermemişlerdir . Bu tür bir gelişmeyi önlemek üzere de  işlerine geldiği gibi bölge ülkeleri arasındaki sıcak çatışmaları  körüklemeye devam etmişlerdir . Kendi  yetiştirdikleri bazı kişileri siyaset sahnesine yönlendirerek , stratejik derinlik gibi aldatıcı kavramlar üzerinden Türkiye’nin güney komşuları olan Arap ülkeleri  ile sıcak çatışmalara ve savaşlara girmesini açıktan  desteklemişlerdir .
 
 Birinci dünya savaşı sırasında  İngilizlerin kışkırtmış olduğu Arap şeyhlerinin önderliğindeki Arap toplulukları , Osmanlı İmparatorluğunun  kendi yarımadalarından çıkması doğrultusunda ortaya koyduğu direniş hareketlerini  , Türklerin arkadan vurulması olarak gösteren  batı işbirlikçisi mandacı çevreler  bu noktadan hareket ederek büyük bir  Türk düşmanlığının Arap ülkelerinde yaygın olduğu gibi bir görüntüyü kamuoyu önünde  yükseltmektedirler . Şerif Hüseyin’in bir Arap krallığı peşinde koşması  , bazı Arap şeyhlerinin Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerini gündeme getirdiği için Türkler ve Araplar yedi yüzyıl sonra yeniden karşı karşıya getirilmişlerdir . Osmanlı dönemini Türk emperyalizmi olarak gösteren Siyonist kesimler , Araplar’ı  Türkiye’ye karşı bir araya getirerek  yeni bir Osmanlı macerasına bölgenin sürüklenmesini önlemeye çalışıyorlardı . Türkiye ise  , yeni kurulan bir devlet olarak ayakları üzerinde durmaya çalışırken , hem tarafsızlığını korumuş hem de  ikinci dünya savaşı gibi hedefi belli olmayan bir büyük savaşa alet olmamak üzere uluslararası alana kendisini kapadığı bir  iç düzene yönelme  dönemine  doğru yönelmiştir . Sovyetler Birliğinin varlığı merkezi coğrafyada bir doğu-batı dengesini ortaya çıkardığı için,Türkiye  batıya yönelerek kendisini  sosyalist sistemin baskılarından ya da işgal tehditlerinden  kurtarmaya öncelik vermiştir. Sovyet tehdidi Türkiye ile birlikte bütün Arap dünyasını da hedeflediği için , Arap ülkeleri de batılı ülkeler ile yakınlaşarak böyle bir büyük gücün  Asya’nın kuzeyinden  Orta Doğu bölgesine doğru inmesini istemiyorlardı . Ne var ki , savaş sonrası dönemde olayların hızlı gelişmesi yüzünden yirminci yüzyılın tam ortalarında Irak’ta bir darbe yaptıran  Sovyetler Birliği merkezi coğrafyaya resmen adımını atıyordu . Rusya’nın sosyalist sistem adına Orta Doğu’ya girmesiyle birlikte , Türkler ile Arapların arasını açmaya dönük bir emperyalist güç daha bölgede öne çıkıyordu . Rusya’nın Irak sonrasında Suriye’ye de müdahale etmesi ve kendisine yakın rejimleri bu iki ülke üzerinden bölgeye getirmesi ile birlikte  Rus emperyalizmi de  Orta Doğu’da batı emperyalizmine karşı çizgide devreye giriyordu . 
 Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olan Türkiye aynı duruma Arap ülkeleri ile de ortak bir çizgi üzerinden sahip olduğu için , Türkiye’nin  Arap dünyasına yönelik açılımlarında  Rus hegemonyasının da etkileri olmuştur . Soğuk savaş yıllarında  Türkiye ile Arap dünyasının arasına hem batı bloku hem de doğu bloku olarak Sovyetler Birliği giriyor ve bölgede geleceğe dönük bir Arap-Türk yakınlaşmasına gidebilecek tüm gelişmeleri önlüyorlardı . Türkiye’nin Nato üyesi olması da , batılı ülkeler açısından Türkleri Araplardan uzak tutmanın bir başka yolu olarak kullanılıyordu . Türkiye’yi batı emperyalizminin sözcüsü olarak gösteren  bir çok  senaryo  batılı gizli servisler ve  basın organları aracılığı  kamuoyuna taşınarak, yapay  bir Türk_Arap çekişmesi  ortamı yaratılıyordu . Türkiye Nato üyesi olduktan sonra , batı bloku  Türk devletini hem Ruslara karşı sınır karakolu hem de Araplara karşı  askeri üs olarak kullanma yoluna gidiyordu . Bu durum Türkiye Cumhuriyetini sosyalist blok ile olduğu  kadar Arap ve İslam dünyası ile de karşı karşıya getiriyordu . Sosyalist  sistemin  dinsizlik çizgisinde İslam dünyasına karşı durması , İsrail’i bölgede rahatlatıyor ve böylece Türkiye’de laik devlet modeli ile  İslam dünyasına mesafeli kalırken,  batı ile birlikte doğu blokuna yakın bir çizgiye  yöneliyordu . Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra  Amerikan emperyalizmi  Basra körfezine gelerek   Irak ve Kuveyt bölgelerinde savaşı başlatıyordu . Bölgede meydana gelen otorite boşluğunun doldurulmasını Araplara bırakmak istemeyen ve Rusya gibi Asya güçlerinin merkezi alana inmesinin önüne geçmek isteyen  Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakı Irak sonrasında , Suriye,Libya ,Yemen gibi Arap ülkelerini de savaş alanına dönüştürmesi üzerine ,bütün Arap devletlerinin parçalanacağı yeni bir emperyalist süreç  bölgeye dışarıdan dayatılıyordu . Bu aşamada , Türkiye, Siyonist  ve emperyalist oyunlarda  kullanılmaya çalışılmaktadır . Bir üçüncü dünya savaşı tehlikesini de beraberinde getiren bu gibi gelişmelere karşı ,Türkiye  bağımsız hareket etmeli ve bölge ülkeleriyle bir araya  gelerek ,Türk-Arap birlikteliği çizgisinde yeni bir dayanışma düzeninin temelleri atılmalıdır . 
 

 

Ekleyen:  Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Tarih:  19.3.2018
Yazdır:Yazdır
Eklenen Yorumlar 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN Yazıları
ORTA DOĞU BARIŞ KONFERANSIProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 19.5.2018 Devamı
ÇİN VE YENİ İPEK YOLUProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 10.4.2018 Devamı
AVRASYA'DA PAN-SİYONİZMProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 29.3.2018 Devamı
ABD ‘nin SÜPER GÜÇ STRATEJİSİ Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 15.3.2018 Devamı
TÜRKİYE'NİN BÖLGESEL GÜVENLİĞİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 7.3.2018 Devamı
TÜRKİYE'NİN BÖLGESEL GÜVENLİĞİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 26.2.2018 Devamı
MİLLİ OLAN YERLİ DEĞİLDİRProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 7.2.2018 Devamı
DÜNYA ZENGİNLERE GÖRE YAPILANDIRILIYOR Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 14.1.2018 Devamı
ROMA İMPARATORLUĞUNDAN KUDÜS İMPARATORLUĞUNA Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 27.12.2017 Devamı
ATATÜRK- ULUS DEVLET VE KAPİTOKRASİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 24.11.2017 Devamı
AVRASYA'da TÜEKİYE VE RUSYAProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 21.10.2017 Devamı
AVRASYA'DA TÜRKİYE VE RUSYAProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 18.10.2017 Devamı
YENİ LAVANT SÜRECİNDE KIBRIS Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 4.10.2017 Devamı
YENİ LAVANT SÜRECİNDE KIBRIS Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 29.9.2017 Devamı
KİSSİNGER ULUS DEVLETLERİ SAVUNUYOR Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 17.7.2017 Devamı
KİSSİNGER ULUS DEVLETLERİ SAVUNUYOR Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 10.7.2017 Devamı
TEK TÜRKİYE, ANCAK KEMALİZM İLE MÜMKÜNDÜR . Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 25.6.2017 Devamı
KATAR TÜRKİYE’YE NE KATAR? Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 13.6.2017 Devamı
ORTA KORİDOR ORTA DÜNYA’YA KARŞI Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 28.5.2017 Devamı
FRANSA’YI ROTHSCHİLD AİLESİ TESLİM ALDI Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 16.5.2017 Devamı
BREXİT’TEN TREXİT’E AVRUPA NEREYE?Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 2.5.2017 Devamı
TÜRKİYE KAOSA SÜRÜKLENİYORProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 22.4.2017 Devamı
SİYASAL BASKI ORTAMINDA BİLİM OLMAZ . Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 15.4.2017 Devamı
SURİYE BÖLÜNÜRSE, TÜRKİYE‘de BÖLÜNÜRProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 11.4.2017 Devamı
İNGİLTERE YENİ DÜNYA DEVLETİ KURUYOR .Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 5.4.2017 Devamı
A.B.D’ den O.B.D. DOĞRU GİDİŞ Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 23.3.2017 Devamı
TÜRKİYE VE KİLİS Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 24.1.2017 Devamı
ATATÜRKÇÜLÜĞÜN YENİ GÜNDEMİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 13.6.2016 Devamı
EGE DENİZİ JEOPOLİTİĞİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 2.6.2016 Devamı
P O M A K L A R : BALKANLAR’IN DEVLETSİZ TÜRKLERİ Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 25.5.2016 Devamı
P O M A K L A R: BALKANLAR’IN DEVLETSİZ TÜRKLERİ Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 14.5.2016 Devamı
BALKANLAR'DA GÖÇLER VE MÜBADELEProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 21.4.2016 Devamı
BALKANLAR'DA GÖÇLER VE MÜBADELEProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 21.4.2016 Devamı
TÜRKİYE VE BALKANLARProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 10.4.2016 Devamı
SIRBİSTAN: BALKANLAR'DA SLAV EMPERYALİZMİProf. Dr. Anıl ÇEÇEN [ 28.3.2016 Devamı
Sayfalar : 1  2  3  4  5  6  
Yazarlar
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ORTA DOĞU BARIŞ KONFERANSI
Prof. Dr. Hikmet Y CELKAN

DEMOKRASİ ÜZERİNE (1)
Hüseyin TOPRAK

YOZLAŞMA – MI?...
M. Yahya EFE

Okullarda önlük yararlıdır
Nurcan OFLUOĞLU ŞEN

Ne mutlu...
Orhan SELEN

ÇEVRE CİNAYETLERİ
Harika ÖREN

MİLLİ PARK POLATLI
Belma Demir AKDAĞ

YAĞMUR GİBİ ÜSTÜMÜZE YAĞSA DA
Sevgi Ünal

İLK GÜNÜM VE BUGÜN
Elveda TANIK

FIRSATÇILIK…
Nusret KEBAPÇI

EKONOMİK BAĞIMSIZLIK…
Münevver ÖZCAN

YAKTIĞIM ÖĞRENME AŞKI HİÇ SÖNMEYECEK
Arzu KÖK

Havalimanı…
Handan ÇÖLAŞAN

SONBAHAR
Ahmet GÖKSAN

PAZAR’LIK BAŞKA KAPIYA
İlknur Bakış

Mavi kelebeklerin hikâyesini bilir misiniz?
Dr. Doğan KUŞMAN

YAŞADIĞIMIZ OLAYLARDAN BİR MESAJ ALABİLİYOR MUYUZ?
Ayten YAVAŞÇA

Antakya Medeniyetler Korosu Konseri
Mahmut SELÇUK

SELAM OLSUN
Nejat TAŞKIN

DOSTLAR VE ANILAR...
Melek Adalet ÖNOL

Kuş takılsın kanadına
Metin Mercimek

METROPOL HAYATI
Oktay ZERRİN

ŞİMDİ OKULLU OLDUK, SINIFLARI DOLDURDUK
Şahika ÖNER

ANALARIMIZIN BAYRAM SOFRALARI!
Sevinç ŞİMŞEK

Bugün annemi yad ettim
Serap Düzgören ARI

... Bulamıyorum!

  

 

 

 
Her Hakkı Saklıdır. Efe'ce Haber Gazetesi © 2008 Tasarım : Linear Yazılım

Reklam